27 Ağustos 2010 Cuma

Gideceğim geleceğim kaderimi seçeceğim

Tamam hadi gidiyoruz.. Şimdi buradalar ilgililer. Orada kimler olacak. Döndüğümde kaçı hatırlayacak en sevdiğim rengi, yemeği hatta Yaşar'ın dediği gibi gözlerimin rengini..

Kaç tanesi benim için Skype'ını açacak benimle konuşmayı deneyecek. Kaç tanesi kırk yılda bir mail atacak.. Belki birkaç tanesini facebook'ta duvara yazı yazacak, birlikte popüler olmayı deneyeceğiz. Ama amaç çok sosyalim birtaneyim, alemi tek geçerimden öteye geçecek mi acep? Sonra dönüş.. Avrupa görüp geçirdik eğlenceyi biliriz zannedip etrafımıza birikecekler bir kuş sürüsü gibi ama beğenmedikleri ilk adımda uçup kaçacaklar. Ama birbirimizi gördüğümüzde can ciğer kuzu sarması di mi? Yoook değil işte. Sen görüşmeye vakit bulama, sonra en yakınım yok sensiz olmaz ayakları. Ya canımın içi neden kandırıyoruz birbirimizi. Belliki en değerlin değilim.. ee ne bu yalan söyleme çabaları. Kasmasak! Kastırmasak!

Öncelik sıralarımız bizim belirlememiz değil mi? Sen istediğin yere koyarsın beni. Ha benim için sen en yukardasındır ben en altta o zaman kusura bakmayacaksın sen de alta inebilirsin genç. Ne demişler etme bulma dünyası.. Bu saatten sonra bozulmak yok.

Ne yapalım sen de hatırlamayıver gözlerimin rengini. E haydi hatırlayanlarla yola devam o zaman. Başlasın ayıklama artık. İstemeyen kaleye mum falan dikmesin beni de uğraştırmasın.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

bugün, son 21 gün

Bugün son 21 gün.. daha fazla kaçmamanın kaçamamanın verdiği yük ve yorgunlukla son 21 gün. Önüme çıkan ideal ve fırsatlarla beklentiler ve hayaller oturmayınca oluyor bu yorgunluk sanırım. Hayatımın en büyük şansı bir yandan son zamanlarımın en büyük yoksayması, kaçışı 21 gün sonra kapımda.

gidiyorum.. 21 gün sonra hayatımdaki birçok insan farkına bile varmadığında ben Erasmus'umun ilk gününe başlamış oluyorum. Kimileri sadece bir kahve sohbetinde hatırlayacakken bazıları benim gibi özlem duyacak bu süreçte...

Kaçmak yok artık. Harika bir deneyime, uzun bir yolculuğa, beklenen bir maceraya çıkıyorum. Ama bazen ruhum boğuluyor işte. Biri sıkıyor neden gidiyorsun önce bir onu düşün diyor. Orada tıkanıyorum, yok cevabım yok.. sadece gidiyorum.

Mutluyum bu yolculuktan dolayı, evet korkuyorum ve saklamıyordum da.. Ama en kötüsü hazır değilim galiba.. En büyük korkum da bu zaten. Ne ruhsal, ne fiziksel ne ihtiyaçları giderebilme açısından hazır değilim daha. Bugün ufak bir hesapla fark ettim 21 gün kaldığını. 21 gün ne ki? 1 ay bile değil. Yalandan bir 3 hafta. Ne gitmeden görmek istediklerimi görmeye yeten, ne psikolojik olarak bu gidişe hazır olmamı sağlayan ne de fransızcayı şıp diye öğrenmemi sağlayacak bir 3 hafta... Sadece adı var gerisi boş olan 3 hafta!

Diyorum 2 ayım olsa deli gibi herleye yetişirdim. Yok kardeşim yetişemezdim. Yine aynı kalp çarpıntıları, yine o düğümlenmeler yaşanırdı. Kanun bu. Asla hazır olamazsın gidişine. Ancak orada hazmedersin herşeyi.

Bir başka deyişle hazmıma 21 gün kaldı o zaman.Kendi ayaklarım üzerinde sıkıca basmaya 21 gün.

Ve başlasın geri sayım.. Ne de olsa hazır değilim hala. Artık korkutamazsın günlerle saatlerle. Varsın bugün gidelim..

yok ya en azından bir valiz yapiyim yarın gideriz..

22 Ağustos 2010 Pazar

Hayat Kirliliği

bir hafta kaç saatti ya? dur bi düşüniyim 48 72 96 120 144

tamam lost sayıları gıbı oldu ama dogru yere geldık 144 saat şimdi
sabah 8 akşam 6 gibi düşünelim çalışma saatlerimizi, sabah 1 saat aksam 1 saat de yol koyalım ne oldu günde 12 saat işle geçiyor bu da haftada 60 saat eder...matematiğim iyidir söylemiş miydim....
geriye kaldı 84 saat hafta içleri 6 saat, hafta sonlar 11 saat uyuyor aşağı yukarı...bu da eder mi sana 52 saat
ne kaldı geriye 32 saat...
ne demek yanı bır haftanın 112 saatini sadece geri kalan 32 saat için yaşıyoruz ne lan bu???
hem böyle köpek gibi yaşıyoruz sonra da lostu seyrederken yanımızda evangerine olmuyor alice harikalar diyarığındayı izlerken yanımızda tim burton olmuyor.... o zaman ne diye yaşıyoruz....
küçük bir ev kiralayıp bazen sızlayarak bazen alkol alıp bazen gülerek geçirmek için mi yani...ve bunları yapmak için sadece 32 saatimiz var haftda yani bunu 52 ile çarparsak ne eder.......şimdi 32yi 5 le carpsan 160 yanına bir de sıfır koy 1600. 32’yi bir de 2 yle carp 64...oldu mu sana 1664 saat bunu 24 e böl bak bu baya kastıran bir işlem, zor! kalan malan olacak... eder sana yuvarlak 70 gün...yani ne oluyor yılın 295 gunu birilerine yağ çekiyor, birilerinin kaprislerini dinliyoruz birilerinin bizi delirtmesine katlanıyoruz ne için geri kalan 70 günü gönlümüzce yaşamak için mi... ben böyle hayatı napiyim....
yaş 35 dante gibi ortasında mıyız omrun....eskiden günler yavaş geçerdi artık heriey çok hızlı geçiyor...haftalar bitiyor ama bizde tık yok....her cuma sevinen ınsanlar olmuşuz, halbuki hayat bitiyor...bi insan her ölüme yaklaştığında sevinir mi lan.... Bu nasıl bir çelişkidir?
ben liseye dönmek istiyorum, sabahtan akşama kadar o boş sistemdeki boş insan olmak istiyorum, üniye donmek istiyorum, sabahtan aksama kadar boş oturmak istiyorum...
şunu farkettim ki benim hayat çürüyor, bende çürüyorum...sizlerde çürüyorsunuz...hepiniz çürüyorsunuz... hepimiz köpek gibi çalışıyoruz...hayatlarımızı değiştirmeye bile cesaretimiz yok...
ömür boyu servisle gitmiyeceğim bi iş hayal ettim, şimdi ilkokul ögrencileri gibi sabahları servis kovalıyorum bu ne lan....
binlerce dolar harcadık eğitim için 2,5 yıldır çalışıyorum...daha 3 kuruş param yok....
ne lan bu ömür boyu gelecekte bizi mahvedecekleri engellemek için mi çalışacagız...bu ne be! gelecek korkusuyla hiçbir şey yapamıyoruz....ne gelecekmiş bir türlü gelmedi....millet godot’u bekler biz geleceği bekliyoruz acaba survive edebilecek miyiz diye...
ama etmiyorum yeter be....gelecek alsın götürsün beni...amsterdama gideceğim meydanda gösteri yapıp, para kazanacağım...daha bi yeteneğimi keşfedemedim ama en azından böyle bir hayat ne güzel olur....

adam geliyor oraya alıyor magic mushroomu’nu gidiyor vondelpark’a sabahtan akşama kadar leylayım leylaaaaa....biz sabahtan akşama kadar bi düzine manyakla baş ediyoruz...ama sonuç haftada 32 saat...
haftada 32 saat neye yeter lan, günde 4 saat sevissen geriye kalıyor kendine sadece ve sadece haftada 4 saat...ne yapacaksın bu 4 saatte? yemek mi yiyeceksin, sıçıcak mısınn yıkıancak mısın, aileni mi görüceksin...?
çocuklar gittiğim yol yol değil...kafadan geçeni yapacaksın yapmayınca olmuyor işte...
ertelye erteleye hayat bitiyor...zaten işin acı ama gerçeği şu anki şartlarda elimizde bir hayat yok...en basit ihtiyaçların olan yemek içmek sıçmak sevişmek ve uyumak bunları her gün yapacak vaktimiz bile yok...
biraz hayaller peşinden gitmekte yarar var sanki...kafadan geçenleri yapmak sonrasını düşünmeden, kitap okumadan...belki biraz cahilce ama delice esip gürlemek lazım...
yarın sabah ne olacak yine toplantıya gideceğim ve bu yazı uçup gidecek...biz yine sürünmeye devam.. ..biri gelsin de bir talih kuşu konsunda hayatımız kurtulsun diye bekleyelim....

19 Ağustos 2010 Perşembe

Çelişkilerimle Mutluyum --- Sanırım?!




Garip birşey düzenli blog'a yazı yazabilmek. Yani en azından benim için öyle... Hayatında hiç günlük dahi tutmamış biri için oldukça garip olduğunu kabul edersiniz siz de..




Ama gerçekten geç kalınmış bir zevk ve yarış benim için.. Bir yandan da müthiş bir korku. Özelini bu kadar paylaşmak, paylaşabilmek. Rahatlatıcı bir o kadar da zor. Hep bir sansür vurma isteği, kelimler döküldükçe rahatlama çelişkisi ile yoruyor kimi zaman insanı ama işte kendi kendine yaptığın bir yarış ve terapi aslında. Yenildiğin günlerde sansürlüyorsun kendini. Gerçi yazdıkça rahatlıyor terapi kolaylaşıyor ama daha zorlayıcı konular çıkıyor sonra.




Yine de ruhu iyileştirici özelliğine inanıyorum blog tutmanın--> günlük değil biliyorum ama bir nevi kafa geleni yazabilme özgürlüğü. Öteki yanda günlüğün öznelliğinden kaçış, hep birilerinin seni okuyabilme ihtimali. O ihtimale tutunarak ve o ihtimalden korkarak yazmak.




Sonra okuyanlar olduğunu bilerek onlara hitap etmeye çalışmak. Güzel, güzel, çok güzel bir deneyim.




Escher'in çizer elleri vardır. Birbirini çizen. Onlardaki çelişki gibi benim yazma aşkım X korkaklığım. Ama çelişkilerin de güzel yanları vardır düşündürür bol bol. Uğraştırır. Bakın Escher resimlerine keşfedilecek çok mana var altlarında.




P.S: Maurits Cornelis Escher

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Yetebilme sorunsalı


kendi kendine yetebilmeli insan
düşünmemeli yalnızlık beni bitirir diye
sonra hobi edinmeli kendine
bağlanmamalı öyle sürekli
gelip geçici aşklara kaptırmamalı kendini
tek yemek yemekten keyif almalı mesela
kitabını okurken bir kadeh şarap mutlu etmeli
özlem duymalı yalnızlığına
mutlu bir özlem..
değerini bilmeli boş vaktinin
kös kös oturup beklememeli
onu kurtaracağını zannettiklerini
kurtarıcı kendisi olmalı
korkuyu unutup
yalnızlığına sarılmalı..

Özdemir Asaf


Bir yolculuk benimkisi.. Mental bir yolculuk, bir kaybolma, bir telaş, bir huzur, bir keşif!

Hayatımın en büyük en geç kalınmış keşfi : Özdemir Asaf.. Özdemir Asaf'la tanışmak daha doğrusu sözcüklerine boyun eğmek.


Şiirin mühendisi, bir cümlede bir kitabı vermek, zıtlıklarda kendini keşfetmek, düşündürtmek ama aslında herşeyi hap gibi verebilmek.


Şiiri okuduktan sonra paralize olmak, sonra bir anda onu tanımadığın günlerin pişmanlığıyla kavrulmak. Sonra gülümsemek hiç değilse şimdi ve bundan sonra seninleyim diyebilmek. Özdemir Asaf şiiri sevebilmekten öte, şiir olabilmek.


Birçoklar kendisini "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz." deyişiyle bilir.. Ama daha neler demiş..


kim o deme bosuna..benim, ben.oyle bir ben ki gelen kapina, bastan basa sen..


dün sabaha karşı kendimle konuştum.

ben hep kendime çıkan bir yokuştum.

yokuşun başında bir düşman vardı.

onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.


Bir de şunu paylaşmadan olmaz..

sen kaldın, gide gide

ben gittim, kala kala


Özdemir Asaf (gerçek adıyla Halit Özdemir Arun)lı günler dilerim..
P.S: Keşfetmeyen, keşfedemeyenlere fırsat, bilenlere de bir hatırlatma olması dileğiyle..

17 Ağustos 2010 Salı

Uyudum ama Uyumadım



Korkunç bir canavar bu bilinçaltı.. Sabaha kadar sürsün tartışmalar olup olmadığına dair. Onun sizi ele geçirişi var ya, işte o yener tüm tartışmaları. Zaten içinizde de çoğu bilinmezliklerin anahtarı..




Dün yine yedi beni o canavar. Uyudum ama uyuyamadım onun yüzünden. Savaş verdim bemi ele geçiremesin diye. Nafile tabii. Yenildim tabiiki. Sonucu bilerek savaştım gerçi. Çok soylu, gururlu bir davranış ama nafile..




Her neyse Salvador Dali sever bu uyku, uykusuzluk arasını. Tam uyuya kalmadan önce yaparmış resimlerini. O uykuya geçiş anındaki zihnin karmaşasını. Çünkü o safhada herşey mümkündür. Atlar ince bacaklıdır. Saatler camembert peyniri gibi eriyebilir. Çünkü buna bilinçaltınıza yaptığınız yolculuk izin verir.




Salvador Dali sever bilinaçltına ben severim Salvador Dali'yi.. Bu denklem yüzünden ben de bilinçaltı sever mi olurum şimdi?




Neyse bu sıcaklarda çok kazık atar oldu özellikle bu bilinçaltı.. Acaba bir araştırma mı yapılsa fiziksel koşullar bilinçaltını etkiler mi, tetikler mi diye? Bence bu sıcaklarda kabus görme vs. boşuna değil. Bak bilgikirliliği demişti dersin sonra..




Çok konudan konuya atlar bir yazı oldu kanımca.. Ama aynı bilinçaltı gibi.. Korkucaksın bu bilinçaltından benden söylemesi.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Spor Bağımlılığı



Etrafımı sardı bu ara tüm spor bağımlıları. Yok yanlış anlaşılmasın hepsi en yakınımdaki insanlar zaten ama bu değişimleri beni çıldırtıyor...


Spor bağımlılığından kastım sürekli spor aşkıyla yanıp tutuşmak her boş anlarını sporda geçirmek, gidemedin mi pişmanlık duymak ve bununla doğru orantıda sürekli zayıflamak istemek. Farklı anlaşılmak istemem bunların hepsi dozunda yapıldığında harika, ben de normal şartlarda düzenli spora gidenlerdenim (gitmeye çalışanlardanım :)). Her neyse benim bahsettiğim insanların haftanın 5-6 günü sporda. Bu insanlar o gitmedikleri bir günde hiçbir şeye konsantre olamıyorlar. Hatta ağızlarından efsane açıklamalar dökülebiliyor.


Misal: "Ya biliyorum zararlı olduğunu da her gün gitmeyince kötü oluyorum."



Canım ciğerim kuzu sarmam madem biliyorsun ne diye gidiyorsun.. Şimdi bunu okuyan diyecek bırak sanane ne yaparsa yapsın. Ama asıl mesele bu insanların yanlarındakilerine olan kötü etkileri eh biraz da ondan bahsedeceğim ben de.




Malum yanımda bu kadar bağımlı olunca bize de etkileri olduğunu iyice kavramaya başladım. Bunları aşama aşama izlemek daha doğru aslında..


1. Aşama


Bu aşamada önce arkadaşın normalden fazla sporda vakit geçirdiği gözlenir. Her aradığınızda spordadır, ya tesadüftür der geçiştirilir ama beyine girer bir kurt böyle kemirmeye başlar. Ulan bu çocuk niye bu kadar çok spora gidiyor. Ben niye gidemiyorum, benim de gitmem lazım, yorulmamam lazım düşünceleri ilk bu evrede beyine girer.



2. Aşama


Bahsedilen arkadaşın vücudundaki aşırı değişiklikler gözlenir, hafif kıskançlıklar başlar. Allah allah bu çocuk ne ara böyle oldu denir. Bahsedilen en yakınınızdır ama bir ana değişmiştir. Neyse dersin olur böyle şeyler.. Ama en korkunç aşamada budur aslında. Çünkü vücundundaki değişimin o da farkındadır ve bunu korumak için daha fazla spora gidecektir yani kısır döngü gibidir. Gerçi daha çok gidişi vücudu güzelleştirmek yerine bozacaktır. Ama siz hala spora gitmemenin vicdan azabıyla yanıp tutuşmaya mahkumsunuzdur.



3.Aşama


Son evre.. Bu evrede daha çok spora gitmesine rağmen çok zayıflamadığını fark eden bünye (bünye sporsuzluktan çok spora alıştığı için spor etki etmemektedir) yemek yememeye başlar. Ya küçücük aperatifler ya da öğün atlamalar başlar. Ve bu süreçte ciddi kilo kaybı başlar. Önceleri fit olmak gibi gözüken bu uğraş yavaş yavaş kendini anoreksia ve spor bağımlılığına bırakır. Ama siz arkadaşınızın bu kötü gidişatını fark edemeden birlikte çıktığını yemeklerde yemek yemediği için siz de yememek için elinizden geleni yaparsınız. En küçük yemekleri seçip onun yanında "ayı gibi yiyen" olmak istemezsiniz.



Sonra birşeylerin ters gittiği fark edilir. Siz arkadaşınızın bu kötü gidişatında onu durdurmak yerine ona eşlik etmişsinizdir kıskançlıkla. Onun bu korkunç yolculuğunda yandaki koltuğa oturup izlemiş ama araba çarpmadan önce kemeri takmayı akıl edememişsinizdir.



Mantıklı spor yapmak lazım. Git paşa paşa sporuna haftada 3-4 sağlıklı beslen lafımız yok ama sınırını çizebilmeli insan..



E dikkatli olun nasihatı ve ilk mesaj içerikli yazımızdan sonra görüşmek üzere dostlar..


Bilgi Kirliliği

Blog dediğin her aklına eseni yazabildiğin olmalı.. Düşündüm politika mı, moda mı, spor, költür sanat mı? Ooo hepsi hakkında bilgim var ama hiçbirinde en yetkin ben değilim. Neden hepsinden yazmayayım? Hem ben içimdekileri dökerim hem de isteyen istediği konuda okuyabileceği yazılar bulur.. Bu yüzden bilgi kirliliği blog'umuzun ismi.. Blog'umuzun diyorum çünkü yazmak isteyenler de iletişime geçerse yazabilsin tüm sorumluluğu kalmasın üstüme..

Çok mesai de gerektiriyor farkındayım ama çabalanacak söz veriyorum. Gün gelir bol yazarlı şenlikli bir alan olur burası. Bakın bu dediğimi unutmayın..

Böylece ilk yazımız hayırlı olsun..

P.S: Bu ne biçim, gereksiz bir giriş yazısı demeyin adı üstünde bilgi kirliliği için burdayız.